Retour à la page d'accueilPlan du site


  

      Message d'Ali ERTEM

Message d'Ali ERTEM   31/03/2004

Verein der Völkermordgegner e.V. Frankfurt / Main
Soykirim Karsitlari Dernegi  (SKD);  Kontakt : Ali Ertem Tel. & Fax: 0049/69/5970813;
E-Mail: genozidgegner@hotmail.com

24 Nisan 1915 Ermeni-Süryani Soykiriminin 89. Yil Dönümü Nedeniyle
Insan Haklarina Saygili Türkiyeli Demokratik Kurumlara ve Sahsiyetlere Çagri

Frankfurt, Mart 2004

Tarihi gerçeklerin inkarina, yalana, iftiraya, kine ve nefrete son verilsin, soykirim kabul edilsin!

Hiçbir gerçegin, yalan ve iftira ile sürekli örtbas edilmesi mümkün degildir

Degerli Dostlar,

1915 soykirimindan buyana aradan 89 yil geçmis olmasina ragmen, tarihi gerçekler hala Türkiye toplumundan gizlenmeye çalisilmaktadir. Toplumun tarihi geçmisi ile yüzlesmesi bilinçli olarak engellenmektedir. Devletin ideolojik  ve politik baskisi, toplumun gelecegi açisindan hayati önem arz eden böylesi tarihi bir sürecin baslatilmasi önünde, en büyük engel olmaya devam etmektedir.

Uluslararasi Jenosid arastirmacilarinin, tarih bilimcilerin bilimsel çalismalarina ve görgü taniklarinin verilerine dayanilarak yapilan açiklamalara göre devlet eliyle planli ve sistematik olarak 1915'ten 1922 yilina kadar sürdürülen kitlesel katliamlar ve tehcir (uluslararasi  terminolojide Deportasyon) esnasinda 2,1 milyon Ermeni, 750.000 Helen, Pontoslu Helen ve 600 000 Süryani hayatini kaybetmistir.1

Türk uluslasmasinin ve Türkiye Cumhuriyetinin karakteristik özelligi, bu tarihi gerçegin ve devlet egemenligi altinda bulunan Türk olmayan halklarin inkarina dayanmaktadir. Dolayisiyla Hiristiyan halklarin soykirimi ve ona neden olan mono etnik devlet anlayisi, egemen zihniyetin en "dokunulmaz" tabusu olmaya devam etmektedir. Eskiden beri ileri sürülen ve dünya kamuoyunda hiç bir itibari olmayan „düsmanla isbirligi", „kitlik ve hastaliktan kirilma", „ayaklanmaya karsi tedbir", „karsilikli katliam", „asil Türkler soykirima ugradi" seklindeki görüsler, hala Türk resmi tezlerinin argümanlari olma özelligini korumaktadir2.

Ne yazik ki, aradan geçen 89 yil, toplumumuza yön veren egemen zihniyette, hiçbir degisikligin olmadigini göstermektedir. Cumhuriyetin kurulusundan buyana, iktidar tarafindan belirlenen resmi tarih, bilimsellikten ve bilim ahlakindan büsbütün uzaklasmistir. Özellikle son dönemde, devletin irkçi tarih çarpitmasini derinlestirme girisimi kaygi verici boyut kazanmistir. Bu durum,Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa, soykirimla baglantili olarak, irkçi tarih çarpitmasina karsi, çogunlugunu Türkiye aydinlarinin olusturdugu (gazeteci, yazar, sanatçi, hukukçu, bilim adami - akademisyen, insan haklari savunucusu, isçi, ev kadini vs.) genis yelpazeyi kapsayan bir sivil toplum örgütü kurulmasina neden olmustur.3 Hiç süphesiz bu gelisme, bizler açisindan umut ve heyecan vericidir ve artik bir tabunun yikilip, gerçeklerin gün isigina çikmasina, devletin engel olamayacaginin bir göstergesidir.  Bu gelisme ayni zamanda,  gerçeklere ve insan haklarina saygili Türkiye aydininin ve onlarin öncülük ettigi sivil toplum kuruluslarinin, devlet araciligi ile yalana dayali propagandaya, karsi durusunun bir göstergesidir.

Soykirimin inkari, sadece kurbanlarin ve onlarin sonraki kusaklarinin onuruna yönelen bir saldiri olmakla sinirli degildir; saldiri bir bütün olarak insanlik onuruna yönelmektedir. Soykirimin taninmasi, insanlik onurumuzun kurtulmasi için bir zorunluluktur. 

1915 Soykirimi, toplumumuzun alnina sürülmüs bir lekedir. Halklara karsi islenmis bir soykirim cinayeti olmasi bakimindan, nitel olarak tarihimizin bütün utanç sayfalarindan farklidir. Soykirim toplumumuzun vicdaninda mahkum edilmeden, bu lekenin silinmesi  mümkün degildir. Çünkü hiç bir kötülük, Türk halkiyla soykirim magduru halklar arasindaki atmosferi, soykirimin inkari kadar zehirlememektedir. Binlerce yildir yasadiklari topraklarda, 7 - 8 yil içerisinde nerdeyse soyu kurutulan halklarin (Ermeniler, Süryaniler ve Helenler) feryadi, hak ve adalet istemi, Türk milletine, "iftira" olarak nitelenmektedir. Sirf canini kurtarabilmek için her seyini birakip  dünyanin dört bir yanina savrulanlarin, yurtlarina tekrar dönme sanslari, ebediyen ellerinden alinmistir. Bu nedenle onlar, benliklerinde tasidiklari sürgün zincirini kusaktan kusaga devretmektedirler. Her türlü asagilanmalari ve baskilari sineye çekerek, kendi yurtlarinda "süpheli yabancilar" olarak yasamak zorunda kalanlara gelince, onlarin, ölülerini anmalari bile yasaktir. Acaba bu halklar için bundan daha büyük, ama hiç bitmeyen baska ne aci olabilir ki? Tam da bu baglantida, bizler için bundan daha büyük ve yine ayni sekilde hiç bitmeyen hangi utanç olabilir ki?     
 
Türkiye üniversitelerinin "bilim" kürsülerine, "soykirim magduru" bir Türk milleti yaratma emrini vermis olan devlet, tarih arsivlerini tarafsiz bilimsel arastirmalara kapali tutuyor. Provokasyonlarin ardi arkasi kesilmiyor. Ermenistan sinirina sahte soykirim aniti dikiliyor. Bütün bu ugraslar, topluma sürekli empoze edilmeye çalisilan siddete tapinma egilimini güçlendirme çabasiyla birlikte yürütülüyor. Devlet, toplumun çözüm bekleyen en ciddi sorunlarina, adil ve akilci çözümler bulmak yerine, toplumu sorunlar içinde boguyor. Sonuçta  devletin organize siddeti toplumun kendine yöneliyor. Sürekli gündemde tutulan korku ve gerilim basta Türk olmayan halklar olmak üzere, toplumun ezici çogunluguna yasami çekilmez hale getiriyor.

Su bir gerçektir ki, gündemden hiç düsmeyen ulusal ve mezhepsel baskilar, günlük sorgulama yöntemi haline gelmis olan iskence, taciz ve tecavüz gibi insan onuruna yönelen saldirilar, rejim muhaliflerini kaçirip kaybetme, hukuk devleti anlayisini hiçe sayan keyfiyetçi tutum, toplumun gelecege olan güvenini temelden sarsiyor. Toplumsal muhalefeti susturmak için her yola basvuran devletin, ne ahlaki çöküntüyü derinlestiren yolsuzluklari önlemeye, ne toplumu  çürüten issizligi ve yoksullugu dizginlemeye, ne de tam bir çikmazin içinde bulunan saglik ve egitim gibi can alici sorunlarini çözmeye gücü yetmiyor; sanki bu sorunlari, görev alaninin disinda tutuyor.

Bizce, güvensizligin, korkunun ve gerilimin nedeni olan kroniklesmis devlet kaynakli toplumsal kriz, dogrudan soykirimci geçmisle baglantilidir. Soykirimin inkari, sistemin katliamsiz ve gerilimsiz ayakta kalmasini imkansiz kilmaktadir. Sinir tanimayan baski ve iskencelere isyan eden Kürdün merhametsizce ezilmesi, periyodik araliklarla sanki bir deprem gibi toplumumuzu  sarsan anti-Alevi, anti-Yahudi, anti-Hiristiyan  pogromlar, kirmizi bir serit gibi, hiçbir kopukluk göstermeksizin günümüze kadar uzanmaktadir.

Soykirim, tarihi bir gerçeklik olarak taninip, kamu vicdaninda mahkum edilmeden, soykirim yarasini sarmak için tarihi yükümlülüklerimize4 sahip çikmadan, soykirimci zihniyetin toplum üzerindeki etkilerini kirmak için uzun soluklu ve kapsamli bir mücadele baslatilmadan, hiç bir siyasi yapilanmanin bu durumu asmasi mümkün olmayacaktir. Soykirimci geçmisine ragmen, soykirim kurbani halklar karsisinda, üzüntüsü ve utanci olmayan bir toplumun, insanlik adina devrimci mucizeler yaratmasi, hep bir hayal olarak kalacaktir. Çünkü toplumu etkisi altina almis olan irkçi ve dini ön yargilar, sadece bundan çikari olan gerici kesimlere özgü bir mesele degildir; ayni zamanda en genis isçi ve emekçi yiginlarin da, beyinlerinde tasidiklari birer pranga islevine sahiptir. Bu nedenle insanlik onurumuz çignenmeye devam etmektedir.

Ne kadar zor olursa olsun onurlu tarihi görevimizi sahiplenelim

Insanliga karsi islenmis soykirim suçlarinin, örtbas edilmesi söz konusu olamayacagi gibi, hiçbir sekilde zaman asimi da mümkün degildir. Böyle bir suçu isledikleri halde onu, inkar etmeye ve hakli çikarmaya kalkisan egemenlikler, özlerinde her an yeni insanlik suçlari isleme potansiyelini barindirirlar. 89 yildir soykirimi inkar eden Türkiye Cumhuriyeti'nin konumu aynen böyledir.

TC kuruldugundan beri, Türk olmayan halklarin haklari konusunda, altina imza koydugu hiçbir uluslararasi antlasmaya saygi göstermemistir. Lozan antlasmasi da bu keyfiyetçi tutumun en çarpici örnegidir ve azinlik kabul edilen halklarin hiç biri, haklarindan gerçek anlamda yararlanamamistir. Örnegin daha cumhuriyetin kurulus yillarinda Yahudi halkina yapilan baskilar giderek o kadar artmistir ki, Yahudi halkinin temsilcileri, yaptiklari yazili bir açiklama ile Lozan antlasmasinin kendilerine tanidigi azinlik haklarindan feragat ettiklerini devlete beyan etmek zorunda kalmislardir.5

Devlet egemenligini eline geçiren Turanci Ittihat ve Terakki cemiyeti, imparatorlugun Hiristiyan halklarini, mono etnik bir devlet yaratmak için planli bir sekilde katletmistir. Ayni uygulama cumhuriyetin kurulus yillarinda devam etmistir. Birinci dünya savasinin sona ermesiyle birlikte, yasadigi cografi konum itibari ile tamamen savas bölgeleri disinda kalan Helen-Pontos halkinin varligina, esas olarak 1919 ile 1922 yillari arasinda toplu katliamlar ve sürgünler yoluyla son verilmistir. Koçgiri ve Ermenistan da da, tam bir vahset yasanmistir. Ermenistan topraklarinin bir bölümü Türkiye sinirlarina katilmistir. O yillarda, soykirimdan sag kurtulup ta evlerine dönmek isteyen ülkenin Hiristiyan vatandaslarina, düsman muamelesi uygulanarak yurtlarina geri dönmeleri engellenmistir.

Türkiye Cumhuriyeti, soykirim konusunda, Ittihat ve Terakki iktidari ile arasina bir ayrim çizgisi  koyamamaktadir. Tam tersine bu güne kadar gelmis geçmis bütün hükümetler, Ittihatçilardan devraldiklari mono etnik devlet projesini devam ettirmeyi, kendilerine görev bilmislerdir. Bu proje Türklestirme harekatina direnen halklari yok etmeyi öngörmektedir. Gümüz kosullarinda da Kürt halkinin konumu, bu gerçegi tami tamina dogrulamaktadir. Bir yandan kamuoyu baskisi ve bazi büyük güçlerin çesitli nedenlerle tavir almasi sonucu, kozmetik operasyonlarla, görünüsü kurtarmaya  çalisan devlet, diger yandan Irak'ta Kürtler lehine yapilacak herhangi bir statüko degisikligini, savas nedeni kabul etmektedir. Generaller hiç tereddüt etmeden, böylesi bir durumda "çok kan dökülecegi" tehdidinde bulunmaktadirlar. Bizce, yeni bir soykirima kapinin aralandigi, objektif bir gerçekliktir. Elverisli firsatin ortaya çikmasi durumunda, bu tehdidin eyleme dönüsmesi, sadece bir an meselesidir.

Bütün bu gerçekler bizim, 24 Nisan 1915'in, anlam ve önemini dogru kavramamizi zorunlu kilmaktadir. 24 Nisan Ermeni soykiriminin yil dönümüdür. Ayni tarihi, Süryani halki da kendine indirilen ölümcül darbenin (Seyfo), yani  soykirimin yildönümü olarak algilamaktadirlar. Bu halklar için 24 Nisan, her seyin (malin, mülkün, büsbütün bir yurdun, binlerce yillik tarihin, o tarihi süreçte sekillenen uygarligin) kaybedildigi, nüfusun üçte ikisinin kurban verildigi, dünyanin dört bir yanina savrularak, bitmeyen sürgün yasamina adimin atildigi, günün adi olmustur. 24 Nisan, bu halklara mensup binlerce kadinin ve çocugun, celladina peskes çekilisinin, köle pazarlarinda pazarlanislarinin basladigi gündür. 24 Nisan bu halklarin benligine girmis bitmeyen acinin, kanayan yaranin tarihi ifadesidir.

Eger ki, dikkat edilecek olursa devlet, ne 23 Nisan'i, ne de 19 Mayis'i, rast gele bayram günleri ilan etmemistir. Ermeni ve Süryani komsularimizin, soylarinin yok edilisinin arifesi 23 Nisan'a "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayrami", Pontos'lu Helen komsularimizin imhasi ise, 19 Mayis'a "Gençlik ve Spor Bayrami" denk getirilmektedir. Acaba insanliga karsi islenmis suçlarin arifesini ve yil dönümünü, bayramlastiran bir zihniyetin, soykirim kurbani halklara karsi, kin ve düsmanligi ebedilestirmekten baska ne amaci olabilir ki? Biribirine kapi komsu insanlik ailesinden farkli halklarin biri bayram yapmak adina, sovenizmi doruklara tirmandirirken, digerlerinin acilarini kalbine gömüp yasa bürünmesi, arasindaki derin uçurum kabul edilebilir bir durum degildir.           

Türkiye'nin insan haklarina saygili demokratik kuruluslarinin, ve ilerici Aydinlarinin bu durumu sineye çekmemesi gerekmektedir. Bizlerin, soykirimin inkarina ve soykirim kurbani halklara karsi sürekli gündemde tutulan kin ve nefretin durdurulmasi için mutlaka harekete geçmemiz gerekmektedir. 24 Nisan ve 19 Mayis günlerinde Soykirim magduru halklarin acilarini paylasmak, soykirimdan duydugumuz üzüntü ve utanci, ifade etmek için kurbanlarin toplu mezarlarini sembolize eden soykirim anitina (anitlarina) bir gül birakmak, onlarin anilari önünde saygiya durmak, en temel insani görevimizdir. Bu insani jest, sadece vicdanimizi rahatlatmak için degil, bir daha soykirim suçlarinin islenmemesi için insanliga bir uyaridir. 

Biz, halklara mal olmus aci kayiplarin anilmasini ve olumlu degerlerin korunmasini, saygiyla karsiliyoruz. Ülkemizin ilerici, devrimci güçlerinin, 30 Mart'a, 6 Mayis'a, 18 Mayisa, 15 - 16 Haziran'a ve buna benzer baska günlere verdigi anlam ve önemi, mutlaka 24 Nisan'a da vermesi gerektigine inaniyoruz. Soykirimlarin, etnik temizlik harekatinin mesrulastirilmasi anlamina gelen "gençlik ve spor bayrami"na, 19 Mayista daha farkli bir anlam vermesi gerektigine inaniyoruz.

Bu vesile ile biz, soykirimin 89. yildönümü olan bu 24 Nisan'da, soykirim kurbanlarinin anisina, bir günlük bir  uyari nöbeti tutulmasini öneriyoruz. Ermeni ve Süryani soykiriminin 90. yilinda, yani önümüzdeki yil 24 Nisan'da ise, Ermenistan'in Baskenti Erivan'da bulunan soykirim anitina hep birlikte bir çelenk birakmayi, soykirim kurbanlarinin anisina saygi durusunda bulunmayi, Ermeni ve Süryani halkinin acilarini paylasmayi öneriyoruz.

Bizler Soykirim Karsitlari Dernegi üyeleri olarak, 5 yillik tecrübelerimizi siz dostlarimizla paylasmak isteriz. Bu ugurda imkanlarimiz dahilinde var olan tüm olanaklarin seferber edilmesini ve gereken her türlü fedakarligin gösterilmesini en degerli insani görevimiz kabul ediyoruz.

Organize ve ayrintilar konusunda dernegimiz, önümüzdeki günlerde sizleri haberdar edecektir.

SKD adina,  Ali Ertem,      I. Bülent Gül 

Bu çagriyi, Yelda Özcan (Gazeteci yazar, insan haklari savunucusu),  Hülya Engin (insan haklari savunucusu) ve Dogan Akhanli (yazar, insan haklari savunucusu) destelemektedirler.

1. Her ne kadar bu veriler, farkli kayanaklarda biri birine yakin rakamlar olarak belli farkliliklar içermesine ragmen, bunlarin tümünün birlestigi bir sonuç vardir: O da bu imha hareketinin, devlet eliyle planli ve sistematik bir sekilde, soykirim amaçli yapildigidir. 
Görgü taniklarinin verilerine ve bilimsel arastirmalarin sonuçlarina göre soykirim magduru halklarin, kayiplari hakkinda saptadiklari rakamlar söyledir:
 „- 1915'ten 1922'ye kadar toplu katliamlarda ve deportasyon sirasinda Ermeni halkinin toplam kayibi 2,1 milyon olarak saptanmaktadir. Bunlardan 1,5 milyonu, 1915 ve 1916 yillarinda katledilmistir.
 - 1912'den 1922'ye kadar toplu katliamlar, deportasyon ve "etnik temizlik" harekati sirasinda Dogu Trakya, Iyonya, Kapadokya ve Pontos bölgelerinde en az 750.000 Helen hayatini kaybetmistir. 1916'dan 1922'ye kadar katledilen Pontoslu Helenlerin sayisi 353.000 olarak saptanmaktadir.
 - 1914'ten 1918'e kadar katledilen Süryanilerin sayisi 500.000'e ulasmatadir. Bunlardan 90.00 ile 100.000'i Süryani Ortadoks kilisesi mensuplaridir."
"Hep bir agizdan konusalim" adli Örgütleme Komitesinin SONUÇ BILDIRGESI'den dahil olan örgütler: Arbeitsgruppe für die Anerkennung des Völkermordes an den Griechen Kleinasiens (Pontos, Kappadokien, Ionien) u. Ost-Thrakiens -  Armenische Gemeinde zu Berlin e.V. - Gemeinde der armenischen Kirche zu Berlin e.V.  - Gesellschaft für bedrohte Völker, Koordinationsgruppe Armenien - Informations- und Dokumentationszentrum Armenien - Institut für Armenische Fragen e.V. - Föderation der Aramäer (Suryoye) in Deutschland e.V. - Assyrian-Chaldean-Syriac Union (ACSU) 
 
2. Soykirimci zihniyetin tasiyicilari, ayni soguk kanlilikla katilleri ve eylemlerini savunmaya devam ediyorlar. Su satirlar bize,  soykirim kurbani halklarin, Türkiye'de maruz kaldiklari, katlanilmasi mümkün olmayan hakaretin ve iftiranin boyutlarini göstermesi bakimindan ibret vericidir: "Bunun da ötesinde eger Osmanli devleti Ermeni tebaasindan kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savasi gerekçe göstererek halledebilirdi.
Oysa Ermeniler, imparatorluk içerisinde Türklerden bile rahat bir yasam sürmüslerdir. Belirtildigi gibi, Birinci Dünya Savasi'nda ele geçirdikleri yerlerin kendilerine verilecegi ve bagimsiz bir Ermenistan kurulacagi gibi hayallere kanan Ermeniler, vatandasi bulunduklari Osmanli devletini arkadan vurmaya baslayinca, yer degistirme uygulamasi zorunlu hale gelmistir. Ermenilerin yerlerinin degistirilmesi, onlari imha etmek degil, devlet güvenligini saglamak, onlari korumak amacini gütmüstür ve dünyanin en basarili yer degistirme uygulamasidir." ("Ermeni Sorunu Iddialar ve Gerçekler", Igdir da bulunan sahte soykirim aniti tanitim yazisindan, vurgu bize ait)

3. Bu soruna iliskin gelismeleri degerlendiren "Baris için Tarih Izleme Grubu" adli sivil toplum kurulusu, kaygilarini su sözlerle ifade etmektedir: "Hem yurttaslar, hem de veliler olarak, Milli Egitim Bakanligi Talim Terbiye Kurulu'nun 14 Nisan 2003 tarihli genelgesinin yarattigi ve yaratacagi sonuçlar konusunda derin endise duyuyoruz. Tarih derslerinde "asilsiz Ermeni soykirimi, Pontus ve Süryani iddialari" konusuna yer verilmesi gerekçesiyle baslatilan uygulamalar, müfredatin yeniden düzenlenmesi, ögretmen egitimleri, ders kitaplarinin bu anlayisla yeniden yazilmasi, kompozisyon yarismasi, tarihin düsmanligi kiskirtan ve irkçi bir yaklasimla ögretilmek istendigini göstermektedir." (vurgu "Baris için Tarih Izleme Grubu'na ait. Irkçi tarih çarpitmasina karsi imza kampanyasi metninden)

4. Almanya'nin soykirimi tanima noktasindaki tutumu bize örnek teskil edebilir. Dönemin Basbakani Willi Brandt, Varsova da soykirim aniti önünde diz çökerek, Nazi Almanya'sinin insanliga karsi islemis oldugu soykirim sucundan duydugu üzüntüyü ve utanci dile getirmis ve Federal Almanya adina soykirim kurbani halklardan özür dilemistir. Sinirli bir kesimi kapsamasina ragmen Federal Almanya, Nazi fasizminin insanliga karsi islemis oldugu suçlar nedeniyle tazminat ödemeyi kabul etmistir ve ödemektedir. Sistem ne olursa olsun, Nazi geçmisi ile yüzlesen ondan dogru derler çikaran Almanya, demokratik muhtevasini korumayi basaracak, insan haklarina saygili bir Almanya olacaktir ve dolayisiyla dünya halklari nezdinde saygin bir yeri olacaktir. Geçmisine sünger çekmeye, tarihi gerçekleri revizyona tabii tutmaya kalkisan, anti-semitizme göz yuman Almanya ise, basta soykirim kurbani halklarin sonraki kusaklari olmak üzere yine insanlik ailesini karsisinda bulacaktir. On binlerce rejim muhalifinin ve milyonlarca Nazi fasizmine karsi savasmis halklarin kani ve cani pahasina kendine emanet edilmis demokratik sistemin yikimini ve kedi sonunu hazirlayacaktir.
Soykirimci geçmisini inkar eden Türkiye Cumhuriyeti'ninse, ne maddi ne insani hiçbir görevini yerine getirmeye yanasmadigi hepimizce bilinen bir gerçektir. Bu durumun ebediyen sürüp gidecegine inananlarin, yanilgi içinde olduklarini hatirlatmak yeterlidir.

5. 1920'li yillar Anti-Semitizmin Türkiye'de irkçi temellerde sekillenmeye basladigi yillardi. Yahudi halkinin yeni Türkiye Cumhuriyetine sadakat beyanatlari, göze batmamak için gösterdigi olaganüstü uyum çabalari ve katlanmaya çalistigi maddi fedakarliklar, vatandas olarak kabul edilmesi için bir ise yaramiyordu. Tüm bu çabalar, Devletin karanlik güçlerinin Yahudi azinliga karsi çirkin bir provokasyon tezgahlamasini engelleyemedi. 26 Subat 1926 da Türkiye'nin devlet güdümlü gazeteleri, hep bir agizdan güya Yahudilerin Ispanya'ya bagliliklarini açiklayan bir gizli telgraf ortaya çikardilar. Bir anda toplumsal atmosfer zehirlendi. Hakaretin, iftiralarin ardi arkasi kesilmiyordu. Is çigirindan çikmadan Yahudi halkinin tedbir almasi gerekmisti. Daha sonraki gelismeleri Avner Levi söyle aktarmaktadir: "Gazetelerde saldirilar her gün devam ederken, bir Yahudi heyeti Yahudi kurumlarinin örgütlenmeleri ve Lozan haklari konularinda yetkililerle görüsmek üzere Ankara'ya gitti. Hem bu heyetin, hem de Yahudi idare heyetinin toplantilari, hükümet temsilcilerinin katilimlariyla yapildi, kararlar çogunlukla bu temsilcilerin talimatlarina göre alindi. Yahudi heyetinde hukukçu Simon Levi, hukukçu Nissim Massliah (son Osmanli Meclis-i Meb'usan üyesi, Istiklal harbinde çok hizmetleri olmustur) Profösör Avram Galanti ve Henri Soryano vardi. Görüsmeler çok kisa zamanda sonuçlandi. Heyet Lozan haklarindan kesinlikle ve resmen feragat etti.  Ayrica dini ve layik konularda ayrim yapmayi, yani Hahambasiligin Yahudi kurumlari üzerindeki her yetkisinin iptalini kabul etti. Her okul, yetimhane, ihtiyarlar evi, hastahane, hatta sinagog tamamen bagimsiz oldu. Kurumlar arasinda isbirligi, uyum ve esgüdümü saglayacak merkezi bir yönetim kalmadi. Hahambasiliga ve topluma yeni ve modern Cumhuriyet'e uyan bir Nizamname verilmedi, Hahambasi tayin edilmedi, Yahudi toplumu daginik, parçalanmis bölünmüs ve yöneticisiz kaldi.

Lozan haklarindan feragattan sonra, Yahudi karsiti kampanya yavasladi ve kayboldu. (sadece geçici olarak tabii! Bizim notumuz) Hiç bir sey kanitlanamadi, çünkü ortada fol yok yumurta yoktu. Aylarca süren küfürle hakaretlerle dolu baski ve korkutma kampanyasi siyasi amacina ulasmisti."  (Avner Levi, Türkiye Cumhuriyet'inde Yahudiler, sf. 73, Iletisim Yayinlari)



Retour...

© 2010 - La Lettre de l'ADL
Accueil - Nouvelles - Tribune - Contact - Liens favoris